İnsanın çocukluğundan uzaklaşmayla genelde okulun bittiği, sorumlulukların yüklendiği zaman yüzleştiği sanılır. Oysa yüzleşmek, taşıdığı anlam itibariyle bile bu kadar basit değildir. Yüzleşmek, elindekini kaybetmeye başladığını farketmek ve sendelememek için buna alışma yoluna girmektir. Bundan önce yaşadığın bilmemkaç yıldaki tüm naif, fazlasıyla çocuk zamanları sana adını zikrettiğinde bile hatırlatan ve hala o zamanlara sahip olduğunu hissettiren, nerede olduğu değil de nasıl olduğu mühim olanın varoluşunun tehlikeye girmesidir yüzleşmek. Yüzleşmektir, çünkü o tek başına ‘o zamanlar’ olmuştur.
Müdür o kadar sinirli bir adamdı ki; sinirinden vücudu şişer, gögsü adeta 45 derecelik açıyla gökyüzüne bakar, başının yere eğildiği görülmezdi. Tam da Milliyetçi Cephe zamanında adı daire başkanlığı için geçerken Batman’a tayini çıktığında da göğsü işte böyle yukarı doğru bakıyordu. Hatta sinirinden kendini tutamayıp kendisini Batman’a süren eski TİP’li müdürüne dönemin espritüel konjonktürüne uygun birkaç sağlam küfür de savurdu, Batman’a öyle gitti. Kendisi bir yükselirken beş yükselen kardeşleri ve memleketinde önde gelenlerinden olarak ailesi ona defalarca torpil, ayak kaydırma, hatta ex-TİP’li müdürü Iğdır’lara gümrük memuru olarak sürme tekliflerini getirse de kabul etmedi. İlk gününden beri MHP’liydi, partide iyi bir mevkii ve itibari vardı ve buna leke süremezdi.
1978 yılında, yine aynı kademede müdür olarak Batman’da göreve başladı. Göründüğü kadar kötü değildi Batman, hemen kafasına göre milliyetçi (ve Batılı) mühendisler, cehaletten uzak (!) adamları bulmuş, cahil komünistlerin arasında yalnız kalmamıştı. Kimse de onların muhabbetine karışmıyordu: küfüre küfür, nidaya nida. Memleketin yandığı zamanlarda ve kimsenin umursamadığı bir şehirde kendini etrafındakilerle derebey gibi hissediyordu. Bir gün; birşeyler ters gitti, mesai çıkışındaki akşam masaları, o derebeylik dönemi sallantıya girdi. Nedenini öğrendiğinde Batman’daki ilk öfke nöbetini geçiriyordu: milliyetçi kardeşleri yaradanın sktirettiği bu şehre alkollüyken defalarca küfredip etraflarındaki garson ve çalışanları itip kaktıkları için kalabalık bir grup, silahlı sopalı lojmanları basıyor ve bu kardeşleri biraz pataklayıp gözdağı veriyor. Üstelik başlarındaki de 2-3 yan ofisinde çalışan bir Memur.
Memur, iş adına sahip olunması gereken tüm disiplinden yoksundu. İşe geç gelir, erken gider, ne zaman isterse o zaman çalışır. Fakat ilginçtir ki kimse yadırgamaz, karışmaz. Üstlerinin elinde olsa atılacaktır ama memurdur işte, olduğu yerde sayar. Cebinde 5 kuruş varsa, ihtiyacı olan 5 kişiye dağıtır da akşamına 10 kuruşluk borca kurduğu sofrada demlenir. 30 yaşının altındadır ama adı sendika başkanlığı için geçer, şehirdeki tüm devrimcilerin saygısını kazanmıştır.
İşte bu Memur, Müdür’ün canını sıkmış ve sinirini zıplatır. Müdür’ün eli kolu Batman bile olsa uzundur, polise gammaz içerikli bir ihbar uçurur da Memur içeri alınır, 2-3 gün ‘ezilir’. Bununla da bitmez, aynı garsonu / resepsiyonisti / hizmetçiyi bulur, inadına ana avrat küfreder. Memur ağzı gözü mor çıkar, Müdür’ün yaptığını öğrendiği an sabah Müdür’ün uyanmaması gerektiğini ve mühendislerin de gitmesi gerektiğini arkadaşlarına söyler. O gece mühendislerin ağzı burnuna girer, Müdür ise ortada yoktur. Tüm şehir kapanmasına rağmen, bir yolunu bulmuş ve şehirden kaçmıştır. Bir hafta içinde de tayinini Ankara’ya geri aldırır, mühendisler de fire vermeden geri tayinleri kabul edildiği gibi dönerler.
Aradan yıllar geçer, Müdür bir kaza geçirmiş ve ölümden dönmüştür. Memur ise tayini yeni Ankara’ya çıkmış, evli ve yeni çocuğu olmuş bir adamdır. Vaktinde yürüyen tanklar herkese herşeyi öyle unutturmuş ve bazı değerlerin üzerinden geçmiştir ki, Memur’un halleri de unutulmuş, müdürleri onu da yükseltmiştir. Memur üzülür ve Müdür’e geçmiş olsun ziyaretine gider. Müdür eyvallah eder, diyalogsuz düşmanlıktan dostluk, kardeşlik ortaya çıkar.
Yıllar içinde Müdür’ün çocukları fazlaca büyür ki Müdür’den uzaklaştıkça uzağa giderler. Müdür de Memur’un oğluyla oynar, oyalanır, eğlenir. Denizde onunla çocuk olur, parkta ona yaşıtı kız ayarlayıp yüzeysel “anasını da kendime alacam yıhyıh” leş espriyi yapar, ona bol küfür öğretir. Yaşına aldırış etmeden çocuk gülme krizine girsin diye diskoda break-dans yapmaya bile kalkar. “Allahsız tosbağa”, “Fırıldak üstünde ******” gibi yaratıcı küfürlerin patentini vaktinde almadığı için fırsat maliyeti az girmemiştir kendisine.
O kadar zaman sonra, yıl 2005’tir ve Ankara’nın salaş bir meyhanesinde üç kişidirler: Müdür, Memur ve oğlu. Müdür artık yaşlanmıştır, Memur’un saçında siyah tel kalmamıştır ki bu arada oğlanın yaşı daha tutmamaktadır. Müdür yine küfreder, yine rakıdan beyni döner ve ayarsız kahkahalarına başlar. Sonra bir ara durulur, kendi kendine söyler: “Çok vurdulu kırdılı yıllardı, çok yanlış yaptım, bu kadar büyük faturası olmamalıydı. O zamanlar o tarafta olduğum için gerçekten pişmanım.”
Müdür dünyanın en mutlu ve keyif düşkünü insanlarından biriydi ve asla yanlış bir konuyla ilgili lafını sakınmazdı. Siniri yıllar içinde kaybolmuştu, anlayıştan başı dönecek kadar etkilenmişti. Tevazudan bir gün patlayabilirdi, çünkü o derece yüksek olması gereken egoyu neresine,hangi kafaya koyacağını düşünmemesi buna ciddi bir göstergeydi.
Bu hikayeden anlaşılabileceği üzere ben Memur’un oğluyum ve artık 80’ine yakın Müdür’ün hasta, normalden çok daha hasta olduğunu duyduğumda hemen aradım. Normalde arasam, o kadar da uzun süre konuşmamış olmamızın etkisiyle bana telefonu kapattırmazdı ama ben ona ‘İyisin şimdi, değil mi?’ dediğimde kapatmak için canhıraş her yolu denedi. Sonra öğrendim, çok konuşması yasakmış. Sadece bugün ve yarın falan da değil üstelik: Bundan sonra… Ucu bu kadar açık ve sevimsiz bir laf öbeği yok: Bundan sonra.
Ben belki de ergenliğin ortalarına kadarki hayatımda hep onu bir sembol olarak gördüm. Çünkü hep yanımdaydı: Atakule’deki oyun parkına gittiğimde, Dalyan’da İngiliz üssüz turistlerin göğüslerini bana sıktırmaya çalıştığında, iskambilde hile yuttururken, beni omzunda Halikarnas’a sokarken, tatile gelmiş bakana küfrettirmeye çalışırken… Yaşıyor, yaşamaya da devam edecek umarım ama o asla eskisi gibi olmayacak. O yüzden çocukluğum da ‘bundan sonra’ eskisi gibi olmayacak; o zamanların aidiyeti yavaş yavaş benden çıkacak. Emrah Serbes’in dediği gibi, “o yaz hiç geri gelmeyecek”.
Uzaklaşma / Yüzleşme / Büyüme başlıyor.
Bugün aniden bastırdığında, çıkmaya çalıştığım yokuş bir dereye dönüştüğünde netleştim: yağmuru sevmiyorum. Zaten yağmur yüzünden “tam” olarak 6 ay önce planking - serdarortacing arası bir düşüşle kırık omurga sahibi oldum. Üstelik kapalı hava, yağan yağmurun üzerinde oluşturduğu leş bir koku, şemsiye taşıma ihtiyacı, ıslanmış kıyafetler… Ben hayatımda bu kadar karaktersiz bir yağış tipi görmedim.
Bir bahar günü açık hava ideal olandır, geçelim. Yaz günü mesela: evet, hava nemlidir, bunaltır / terletir / sinirleri gümletir ama en azından hava aydınlıktır, günler uzundur. Bahar kadar gevşek olmasan da iyisindir işte, gün içinde açık havadan dolayı 3 gün sonra ölecek adamı bile umutlandırır. Kar geldiğinde soğuğu da yanında getirir eyvallah, donarsın / titrersin ama karakterli yağıştır. Bembeyazdır en başta! Yavaş yavaş, efendice yere düşer, etrafı kaplar, insana huzur verir. Çocuklara tatildir, kartopu oynatır. Tutarsa tutar, tutmazsa onun da nedeni yağmurdur (herşeyi piç ettiği gibi, karı da piç eder kendisi). Yağmur ne lan, yağmur ne?!
İnsanın enerjisini emen iğrenç gri bir havada yağar, zaten bulutlar güneşi çoktan baltalamıştır. Üstüne başına su boşalır. Kıyafetlerin batar, ayakkabılarına su dolar, pantolonun yerde sürüyüp ıslanmaya başlamıştır bile. Trafik tıkanır, yaya caddeden yürüsen bile yağmur kaosu vardır. Sonuçta eve gidip günün bitmesinden başka birşey istemezsin. Ne deniyor, yağmurda yürümek romantik… Abi romantizmi ıslanarak yakalıyorsan git giyinip duşa gir. “Yağmur —> Romantizm” mantığı “abi orda kızlar teklif ediyomuş?!!” kafasıyla aynı.
Son derece yüzeysel (herzamanki gibi) bir proof yapalım: Efem ecnebiler 50’lerde Gene Kelly ile Singing In The Rain demiş, yalnız hatasından 90’ların sonunda Travis ile dönmüş Why Does It Always Rain On Me diyor. Bizde ne var? Gökhan Kırdar - Yağmur, Cem Adrian - Yağmur. Yağsın ulan, bu millet hak ediyor. Bu millet 27 Mayıs’tan be… Yok o başka birşeydi.
Bugün yağmur çektirdi, içimi döktüm rahatladım.
Helelöy: Son bölümde iyice freestyle takılmışım. Kendime puanım dokuz. ‘h’ ile.
Akşam vakti, 22:00 civarı: Barlar Sokağı fena kalabalık. Sigara içenler içerideki masalarında oturmak yerine kapı önünde ellerinde birayla muhabbete devam ediyor, sokaktaki masalarda yer kapanlar zaten şanslı köpekler. Kimileri almış tekelden tuborg / bomonti, tünmüş sokağın bir kenarına, duruyor öyle. “Bişey söyleyebilir miyim? Para istemiyorum!” mırıldanmasıyla sokağa atılmış masalar arasında dolaşan şopar çocuk, umudu kestiği için çoktan darbukayı çıkarıp çığırmaya başladı: “Al kızını, koy çuvala!” ile Whitesnake karışımı birşeyler geliyor kulağımıza. Herşey böyle bir Kadıköy akşamında başladı.
Yüksek masanın yüksek taburelerinde oturuyorduk, ara sıra altı kişiye zor yeten masanın bana yakın kısmındaki 50likten bir yudum alıyordum. Revaçtaki geyikler, muhtelif konular ve spesifik sistem eleştirileri üzerine giden sohbetin akışı birden çöplük beynimin çenemi ele geçirmesiyle değişti. Almanca konuşarak (Fatih Akın + Çetin Çetinkaya + Rammstein sağolsun). “Sie liegt in meinen armen”den girdim, “du hast nicht gefragt”tan çıktım. Tam “Bir Alman gelse beni net anlar!” dedim ki elemanın biri arkamda Almanca telefonla konuşuyordu.
Dumur ve yarılmayı aynı anda yaşadık ve ben Japonca kararı aldım (Konami Sports’a teşekkürü bir borç bilirim). Tam derdimi anlatacak seviyeye gelmişim mekanın kapısından sırtında aşağıda görmüş olduğumuza benzer bir samuray kılıcıyla kızın biri çıktı ve gitti.

Kendimden tırstım. Yirmidört yaşına kadar hayatına dair hemen hemen hiçbirşeyi öngörememiş olan sıfatımın bu denli trivial kehanetlerini o an düşündüm: bir yandan “Haskkome!” derken diğer yandan “Noluyur?!” demekten kendimi alamadım. “Yoksa hasta mı oluyorum la?” diye düşündüm (Hasan Mezarcı şakası yok la korkmayın), sonra “Meeh!” çektim, bira falan devam ettim. O akşam gayet sıkıntısız olan bünye ertesi sabah hastalık içinde, virütik bir şekilde uyandı. En püsürden kehanetin de gerçekleşmesiyle 12 saat içindeki saçma üçlemeyi tamamladım.
Sonuç? Bu da böyle bir anıydı. Hastalık sıkıntısından saçmalayan bünyenin 45.sınıf edebi kalitede anlamsız bir ürünü.
Helelöy: Yazının başında Ahmet Ümit olmaya çalışıp Maarremabi kalıbını aşamayan yazarın orjinal sıfatına şahit olunabiliyor.
Hayatımın rekorunu kırdım ve 9 aya yakın bir süre hastalanmadım, bugüne denk geldi. İki gündür iyi kötü bir şekilde idare ediyordum ama bugün vurdu. Ateş yaptı, burun akıttı, üşüttü de titretti, beynimi zonklattı… ve hala da devam ediyor.
Bu arada günün malum hadisesini duyuyorum ki; Taksim’de bir grup potasyumu eksik, “Bir gece ansızın… 234234324: Erivan”, “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!” pankartlarıyla sokağa dökülmüş, Hocalı Katliamı’nın 20. yıldönümünü ‘anıyorlar’. Başlarında da bu ülkenin huzur ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olan İdris Naim Şahin var. Asıyor da kesiyor: şöyle hainlik, böyle mertlik, orada dökülen kan bizimdir falan filan.
Ateşle boğuşan vicüdumla senkronize olarak sinüzitle mücadele eden aklıma 6-7 Eylül Olayları geldi. 60 yıl önce bu potasyumu eksik geri zekalıların dedeleri / dayıları yine Taksim’de Rum (hatta kimisi Ermeni) kovalamıştı. Dönemin iktidarı 1 yıl içinde dansöz gibi dönüp “Kıbrıs iç meselemizdir!” demişti, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti kurulmuştu falan olaydan önce. Adalar’da, Taksim’de, İzmir’de evler yağmalanırken polis seyretmiş, kimi zaman dalga geçmiş. Menderes şu fake Selânik bomba haberinin üstüne herkesi provoke etmiş hani. Sonra olayı çıkaranın kim olduğu, neredeyse herkesin (KTC başta olmak üzere) iktidar tarafından desteklendiği anlaşılmış.
Şimdi bugüne bakıyorum: Hocalı’da ölenleri anmaktan çok içindeki Ermeni nefretini dışarı atmak isteyen, ne kadar eRRRkek / Allæmanedbüyükreis olduğunu ıspatlamaya çalışan bir avuç (binlercesi bir adam etmez) sıfatsız KTC benzeri bir partimsi şeyin pankartlarını taşıyor, stadda maç izler gibi slogan atıyor. Gözdağı veriyorlar güya etrafa. Ve bu ülkenin İçişleri Bakanı, onların başına geçiyor, onlarla yürüyor. Pankartları indirtmek ya da sloganları susturma ihtiyacı hissetmeden faşizan söylemleri daha da perçinliyor. Hocalı’da yaşananları kendine yapılmış sayıyor ama aynı hassasiyeti kendi toprağındaki halklar için pek düşünmüyor. Mesela Uludere için, Madımak’ta diri diri yananlar için, Maraş’ta karnı kesilerek öldürülen hamile kadınlar ve çocukları için, Çorum için, Dersim için, 1934’te olan ve hiç gündeme gelmeyen Trakya Olayları için, mübadelelerde yaşananlar için ve 1915 için… Zaten Hocalı ve Srebrenitsa bizim için ne önemlidir ki, bu düzinelerce katliam yerine her sene ısıtılıp ısıtılıp önümüze ‘alternatif’ olarak konurlar (Halepçe o ‘alternatifte’ hiç olmaz ama).
Zannımca bugünden çıkarılacak tema şudur:
- İçişleri Bakanı’nın faşizanlığını açıkça belli ettiği bugün itibariyle Türklük dışında bir kimliği benimseyenler kesinlikle %100 huzurlu ve güvende değildir. Her an alınlarına Devrimci Karargah, KCK, ASALA ya da bugünkü gibi ‘Ermeni Piç’ damgası yiyebilirler.
- İçişleri Bakanı’nın böyle bir programa katılmasına ses çıkarmayan iktidar bir kez daha gösterdi ki mühim olan açılım, özgürlük, kardeşlik, demokrasi değil; mühim olan muktedir olmak, dindar olmak, Türk olmak ve sermayeye / sisteme katkıda bulunmak. Gerisinin ya başı ezilir, ya da asimile edilir / boyun eğer.
- Bugün Taksim Meydanı’nda ‘rereöreöreöreöreröeröerööö!’ diye kuduran kalsiyumsuz faşistleri taş çatlasa 20 yıl sonra meclis sandalyelerinde, kürsülerde, AVM açılışlarında, Avrupa ve muhtelif ülkelere atar gider yaparken göreceğiz.
Yani kanımca buralarda duran bizleri zor günler bekliyor. Gerçi öksürük, burun tıkanıklığı, Darth Vader gibi nefes alıp vermeler… ben zaten kısmen zor durumdayım. Neyse…
Merhum Manço’yu bir türlü sevememiştim, ta ki bu şarkı bana keşfettirilene kadar ! Bu şarkının kafasında olmak ve o kafadan yıllarca çıkmamak için elimden gelen herşeyi yapardım.
“Böyle cacığa, rakı mı dayanır?”

Kuzey Kore’nin yeni diktatörü Kim-Jong-Un hergün birşeylere bakıyor. Kâh domateslere, kâh manzaraya, kâh kurşunlara… Arkasında da hep aynı 5-6 general var, el pençe divan duruyorlar. Şehrini dolaşıp gövde gösterisi yapıyor, tabii domatese bakmanın nasıl bir gövde gösterisi olduğu ayrı bir tartışma konusu. 20’li yaşlarının ‘tahminen’ sonunda, gizli kimliğiyle İsviçre’de eğitim görmüş. Hatta Portekizli yakın bir arkadaşına anlatmış, “abartma la keraneci!” tepkisi almış. Tabii Alpler, çikolata, bankalar falan; eminim daha nazik bir şekilde tepki vermiştir Portekizli arkadaş. 1,2 milyon civarında asker kendisine bağlı. Aynı zamanda muson ikliminden etkilenen her yeri 1 günde ortadan kaldıracak kadar nükleer silaha sahip. Bir “ağlayın” diyor, milyonlarca vatandaş ağlıyor, yırtınıyor. Havuzlu evler, genciyle olgunuyla onlarca harem mensubu falan…
Bu arkadaşın tüysüz sıfatının muhasebesini bir süre yaptıktan sonra aklıma öğrenciyken kendisinden ders almış olduğum HasBülKa geldi. Boyunun 10 katını aşan egosuyla şunu söylemişti: “Demokrasi en iyi ikinci yönetim şeklidir, birinci henüz bulunamamıştır.” Biraz evirip çevirirsek bu sözle arkamızdan kitleler sürükleyebiliriz diye düşündüm ve kendi diktatörlüğümü kursam n’olur kısmına kadar düşünmeye devam ettim (bkz. Youtube’da çıplak kadın videosu arayıp Ronaldo’nun gollerini izlemeye kadar varan adam sendromu). Sonuçta tüysüz Koreli’den neyim eksik…
Şimdi öyle çok yayılmacı bir politika izlemeye gerek yok, Kadıköy ve Ümraniye Belediyesi’nin sınırları + Üsküdar’dan da bir parça (Ünalan, Mustafa Kemal Mh.) istiyorum. Buralar bizim ‘vatan’ olacak arkadaşlar. Yani muhtemelen savaşarak kazanırız (sokak arası kelebekli çeşitli kavgalar, gözdağı için torpil / kızkaçıran patlatma) ama zorlama olmazsa vatandaş olan herkes iğneyi ve çuvaldızı kendine batırıp kanı toprağa akıtmak zorundadır. Sınırları ilkokullardan çit çalıp çevireceğiz, başlarına da Fikirtepeli kardeşlerimizi koyacağız. Zira orduyu da Örnek, Fikirtepe mensubu kardeşlerden yapmayı düşünüyorum. Temel ilkelerimiz “ahlaksızlık, ahlaksızlık ve daha da ahlaksızlık” olarak belirlenmiştir. Anadil Türkçe olur da bağlaçları küfüre çevirmeyi düşünüyorum. Her kelimenin arasına afedersiniz ‘g*t’, ‘pipi’ gibi kelimelerle kültürümüze renk katacağız. Bayrağı benim çocukluk resmim olacak. Milli marşımız Sepultura’dan Roots. Başkent Bahariye olacak, Barlar Sokağı’nda kiralık mavi bir bina var orayı konutum yapıyorum. Meclisi de Rexx’i kapatıp oraya kurarız. Bu baştaki maddelerin değiştirilmeyeceğine dair birbirine bağlı 38 madde koyacağız, hani ayaklanma olursa diye. Zaman kazanmış olayım.
Kabineye tam karar vermedim de aklımda var birşeyler: İktisadi yapıyı Kadıköy üzerine kuruyoruz. Yazıcıoğlu tipi bilişimden, alkolden, mevzuu tipi savunmadan, sürdürülebilir seks ve tövbeestağfurullah türlü ahlaksızlardan, patso ve karışık pilav ekonomisinden sorumlu bakanlar atamayı planlıyorum. Seçim falan yok, artistlik yapmasın kimseler. Ben ne dersem o olacak. Gezici mahkeme kuracaz, yürüyüp direk cezayı kesecek.
Bazı icraatlerimden bahsedeyim: Öncelikle Ümraniye Belediyesi sınırları içerisinde mass-destruction planlıyorum. Tamamen ortadan kaldırıyoruz. Sonra enkazları temizleyip koca alana önce dümdüz beton yapacağız. Sonra da katliam yaptık diye gelecek nesiller bize daha az ana avrat gitsin diye oraya devasa bir demirli akbil anıtı yaptırmayı düşünüyorum. Şimdiden ileride bu yazıyı okuyacak yeni nesillere söylüyorum: Tırsmayın kimseden de habire inkar edin lan, şerefinizi s*kerim bak!
Bunun dışında Stalinvari purge’ler planlıyorum: İETT’de en az 2 yıl otöbüs şöförlüğü yapmış kimseleri ve ocakçıları (çay ocağı değil tabii ki) vatanımdan sınırdışı edecem, gitmeyene de yine Ümraniye’de kuracağımız toplu cezaevinde shuffle’a alıp 70’lerin şarkısı “seeeks seeeks seeeeks!” dinleteceğiz.
- Gelir kaynağı falan pek yok, herkes yatacak ne istersem onu yapacak. Herkes çalışmasın ben size para veririm. Zaten hazineden bir yerleri talan ederiz herhalde.
- Her cinsin her cinsle evliliği falan serbest, istediğinizi söylemek serbest (yalnız bana laf etmeyin, hayatınıza s*çarım).
- Yazın herkes çıplak dolaşacak, vergi yerine public sex zorunluluğu getiriyoruz.
- Boza / sahlep içmek, maklube / kır pidesi falan yemek yasak, cezası idamdır!
- Alkol tüketimi zorunlu, sigara hastanelerde de serbest.
- Ot, kubar ve türlü advanced ahlaksızlıklar serbest.
- Benden başka kimsenin dokunulmazlığı yok, pardon pardon, madafakinseksi kızlara da dokunulmazlık veriyoruz.
- Yolda caddede masalar kurulup içki içmek serbest. E-5’in ortasına bile masa kurabilirsiniz.
Daha düşündükçe aklıma gelir, ana hatlarıyla böyle bir planım var. Benimle bu mücadeleye girmek isteyen arkadaşları yanımda görmek isterim. Yalnız adettendir, bu işi kurarsak bir müddet sonra dava arkadaşlarımı öldürmek zorundayım (işte iktidar kavgası falan). Yoksa zevki kalmaz lan!
Neyse ben plana devam ediyorum. Baya da gaza geldim, mücadeleyi yarın başlatabilirim. Elimde savaş için yeterince çakmak ve poşu var. Gerilla savaşı için Dudullu dağlarına çıkıyorum, TEM gişesi var ya, oraya gelin bi’ çaldırın ben ateş yakarım görürsünüz.
Viva la rezistans! (Havalı bitireyim dedim)
(Helelöy: Herhangi bir hakaret, ima, dokundurma yoktur. Serbest saçmaladım.)
Bundan 10 ya da 11 yıl önce BBG ile başlayan formatı yabancı ülkeden, kadrosu memleketten program furyasının yine ilk örneklerinden bir tanesi ‘Dokun Bana’ydı (zannımca liseliler pek hatırlamaz). Programın olayı şuydu: Alışveriş merkezinin bir tanesine (şimdi öyle bok kadar fazla ki, kısaltıp AVM diyorlar / diyoruz) orta karar, 0 km. bir araba konuyor, yarışmacılar sürekli arabaya dokunuyor ve arabaya dokunarak saatlerce (hatta günlerce) en çok ayakta kalabilen yarışmacı galip geliyor ve dokunduğu arabayı kazanıyor. Spiker de her seferinde bu boktan programı ‘dünyada izlenme rekorları kıran program’ diye tanıtırdı, limitli zekamla neden bu kadar izlendiğini düşünürdüm, haliyle insan 12-13 yaşında ve sınırlı bir zekaya sahip olunca tüm dünyayı Türkiye zannedebiliyor (gerçi hala böyle sananlar var, üstelik bildiğin yetişkin).
Neyse bu yarışmada bir gün şöyle birşey oldu: Editör mü belirledi bilmem, dünya rekoru 95 saatmiymiş neymiş. Bunun üzerine potansiyel yarışmacıların, TV çalışanlarının ve ekran başında ‘onları’ izleyen tüm izleyicilerin ulusal duyguları libidolarından daha tavan yaptı ve bu rekoru milletçe kırmaya karar verdik. En son şunu hatırlıyorum: BBG’deki melankolik MILF yarışmacı Hülya, yarışmacıların koçuydu. Selami Şahin, Türk bayrağıyla amigoluk yapıyordu Capitol’de yarışmayı izleyenlere ve herzamanki gibi Öykü Serter ile gözlüklü / sıfatsız Doğa Bey vardı. Neyse, yanlış hatırlamıyorsam rekoru kırdık. Milletçe sevindik ve tüm cihana bir arabaya bizden daha fazla kimsenin dokunamayacağını ıspatlamış olduk.
İşte kanımca Eurovision da böyle birşey. Kendi çapımızda her sene milyonlarca hareket yapıyoruz: Avrupa’ya meydan okuyoruz, bir an bayraklara falan sarılıyoruz, suni diplomatik “and 12 point goes to…” krizleriyle Ermenistan, Yunanistan ve haçlı seferlerinden beri bize ihanet eden tüm komşularımıza ayar veriyoruz ve bu muhteşem, hedefi meçhul eğlence platformundaki şeytan taşlama ayininden sonra pamuk gibi olup tansiyonumuzu düşürüyoruz, tabii Yüksek Sadakat ya da Ajda Pekkan - Petrol tipi bir vaka olmadığı müddetçe. Her seferinde de gerçek olanı milletçe yok sayıyoruz: Değil dünya ya da avrupa / komşular, bu Eurovision kafamız iç mihrakların bile s*kinde değil afedersiniz.
Her zamanki gibi kendimiz çalıp, kendimize söylüyoruz.
(Helelöy: İçimde kaldı, yarın işin Can Bonomo kısmına girişeceğim.)
(Helelöy’e cevaben: Baah ne uğraşacam! Kar yağıyor, ulaşım kilitlenmiş, evden çıkamıyorum. Memleketin küçük milli gururlanmalarına takamam kafamı.)
Kafanızın içinde sürekli melodiler dolaşıyor mu peki?
Her zaman! Benim günümü geçirme tarzım da bu. Şimdi eve dönerken de muhtemelen birkaç melodi yaparım. Herkes yapıyor, yapmıyorlar mı?
(Chris Martin, Q Magazine röportajı, 2012)
Müzik hayatınızın neresinde?
Hemen hemen heryerinde, yani, işte laptop’ımda bazen… Bazen, işte, kafamdaki herhangi bir şarkıda, müziği içerebiliyor… Her yerde!
(Veysel Sönmez, Kral TV röportajı, 2009)
İçimdeki Chris Martin’i Kral TV’lerde, Ümraniye’lerde harcadığıma mı yansam; Chris Martin sıfatının yüzbindebirine erişemememe mi yansam… Bilemedim.
16.sn’de Behzat Ç.’nin lafına hayranım. En alengirli, komikli, küfürlü sallamama lafı bile şu basit tepkinin yanında gözümde bir hiç. Yeni yıla da girmenin default verdiği mesaj kaygısıyla konuyu bağdaştırayım da boşa gitmesin: Bu sene önümde / arkamda / sağımda / solumda bana sazlı sözlü olumsuz hareket yapma çabasına kim girecekse bu başkomiser atarı ona gitsin.
Sesi duydunuz mu la?
Helelöy: Sosyal medyadan atar yapmak acayip keyifliymiş.